19 Şubat 2017 Pazar

"Ümit Yitimi" değil/yerine Ümit...


Ümit yitimi... İnsanın, içinden çıkamadığı, olumsuz yaşamsal koşullarında düştüğü durumun adı...

Kişi, eğer doğa koşulları kadar baskın durumlarda, aklını nasıl yöneteceğini ve yeterince sakin kalmayı beceremezse ümit yitiminin sonucu olarak ve kendine yakıştır(a)madığı bu yetersizlik durumuna düşmenin düşüncesi ise utanç ve de bununla birlikte, tüm gücünü tükettiğine inanmaya başlamanın sonu ise yok oluştur yani ölümdür.

Hayvan ve insanların, var olabilme temel aracı olan korku ile sadece insanın, usunu kullanabilmesiyle sahip olduğu ümit edebilme üst olanakları ve çeşitli olasılıklar, korku ile ümit[havf ve recâ] arasında yaşamak durumunda olmamız, spordan sanata, felsefeden bilime ve tüm disiplinlerde anımsatılan, ilk ve en temel eşiklerdendir.

"Kötümserlik", "yılgınlık", "bezginlik", "tembellik" gibi zihinsel ya da hastalık gibi çeşitli fiziksel nedenlerle düşülen ümitsizlik durumları da "çaresizlik düşünceleri"ne kapılmamıza "neden olabilir" fakat doğal ya da yapay, dışsal engeller ya da içsel yüklerimiz yani kaygılarımız, sonradan duyacağımız pişmanlıklarımıza işaret etmektedir.

Yaşamın olumsuz koşullarını, çoğunlukla, yüksek ya da yeterli orandaki çözümlerin, sorunların yakınında ya da bizim hemen yanıbaşımızda bir yerlerde olduğunu anımsamak varken, kaynak ve destekleri yokuşa sürmemizin, ne yazık ki, ümitsizliklerimizi artırmak gibi büyük bir yanlıştan başka bir sonucu olmayacaktır.

Kendi yarattığımız atâlet, acziyet, "sağırlık/körlük", beklenti, inançsızlık ve belirsizlik gibi yapay koşullar ve bunların yaratacağı hüsran yerine ümidimizi artırmanın yolu ise sadece, var ve elimizde olan, olumlu koşul ve olanakların anımsanmasıdır.

"Ümitsiz" durumlar yoktur, "ümitsiz" "kişiler" vardır. 
Hiçbir zaman ve koşulda, ümidimi yitirmedim!...
( Mustafa Kemal ATATÜRK )


Ümitsizliğin en zorlusu ise aşkta yaşanandır. Aşkın hiçbir koşul tanımayacağını kabul etsek bile âşık olduğumuzda, korku ile ümit arasında gider gelir fakat çaresizlik ve ümitsizlik içinde boğuluruz. "Karşılıksız ya da biten aşk"larda, zorlu ve uzun sürede olsa bile bir yerlerde pes ederek duruma ayak uydururuz çoğunlukla. Su akar, yolunu/yatağını bulur fakat ümit beslediğimiz aşklarda ise "beklentilerimiz", "çözümlerimiz" ve çözümsüzlükler yan yana sürer durur.

İlk ve/veya tek âşık olduğumuz kişiye olan aşkımızı ise "ölümsüz aşk" olarak tanımlarız. Bu aşklarda, ümit, hiçbir zaman, zemin ve koşulda, son soluğumuza kadar son bulmayacağına inanırız ve ümit yitiminin zerresine yer yoktur.

Yaşamı ve yaşamdaki tüm olumlu/olumsuz koşul ve ayrıntıları da aşkta yaşadığımız (ya da varsaydığımız) gibi tüm olanaksızlıklara ve her yöndeki olasılıklara karşı, ümidin en yükseğiyle karşılamayı yeğlemeliyiz.


İnsan, gününü, sadece ve sadece iki biçimde geçirir.
Ya ÜMİT ya da "ümitsizlik" içinde!...



"ÜMİTSİZLİK"
( DEPAIR[İng.] | DÉSESPOIR[Fr.] | VERZWEIFLUNG[Alm.] | DESPERATIO[Lat.] )

değil/yerine


UMUT/ÜMİT
[Türkçe, Fars.]
( RECÂ[Ar.] | HOPE[İng.] | ESPOIR[Fr.] | HOFFNUNG[Alm.] | SPES[Lat.] )


Güdülenme[Motivasyon] ve Dayanç[Sabır] [Yin ve Yang], yaşamımızın üzerine kurulu olduğu iki olgudur. Herhangi bir işe başlarken, çeşitli nedenlerle zihinsel hareketlilik başlatılır fakat uzun süren/sürecek işlerde, ancak bir yere kadar yeterli olur. Güdünün tükenmeye başladığı noktada, dayanç devreye girer/girmelidir. İşin süresine, zorluğuna göre, dayancın da yetmeyeceği noktaya gelinir. Dayancın tükendiği noktada da işin tamamlanması noktasına yaklaşılmıştır ve sona yaklaşmış olmanın güdülemesiyle de süreç/iş tamamlanır.

Güdülenmemizde olduğu gibi, ümidimizde de dayancımızı işletmek durumundayızdır. Olası "ümit yitimi" durumlarına düşmemek üzere de "şu anda ve burada" olanların daha fazla farkında olarak [en az %51] ve elimizde olanların değerini bilerek, anımsayarak; kendimizi, çevremizi ve koşullarımızı, yapabileceklerimizden daha fazlası için zorlamayarak sağlayabiliriz ancak.


"Bir Zen ustası, dağlık bir bölgede dolaşırken, yürüdüğü yolun sonunun bir uçurum olduğunu görür. Dönüp başka bir yoldan devam edecekken, arkasında iki aslanın, onu beklediğini görür. Aslanlarla savaşamayacağını gören usta, uçuruma doğru daha dikkatli baktığında ise aşağı sarkan bir sarmaşık olduğunu görür ve sarmaşığa tutunarak aşağı doğru inmeye başlarken, aslanların aşağıda beklediğini görür. Tekrar yukarı çıkıp kaçabileceğini düşünürken, iki farenin, tutunduğu sarmaşığı kemirdiğini ve sarmaşığın kopmak üzere olduğunu görür. Böylesi bir durumdaki varoluşsal çaresizliğin ve ümitsizliğin içinde, tam karşısında duran bir çilek vardır. Ve usta, en ümitsiz durumda bile yaşanabilecek son/tek bir şey (daha) olduğunun bilinciyle uzanır ve o çileği yer."

Hiçbir koşulun, ümidimizi kesmesine izin vermemesine karşın, sadece, zihnin baş edemediği tek durum olan belirsizlik, ümidimizi işletmemizde biraz daha ketleyici olabilir. Belirsizliklerle başa çıkmanın tek yolu, belirgin olanlarla yol almaktır. Yapabileceklerimizle ve öncelikler yönetimimizle süreçler daha etkili olmak ve kolaylaşmakla birlikte, sonuçlar da olumlu anlamda değişebilecektir.

Özsaygımız, özgüvenimiz ve birbirimize daha fazla güvenme koşulları yaratarak, paylaşılabilecekleri daha fazla paylaşarak ve dayanışma içinde kalarak da ümidimizi, her alanda ve herkes için artırabiliriz. "Köşe kapmaca" oyunu oynamak yerine mücadelemizin sadece doğayla olduğunu/olabileceğini anımsayarak, didişmek yerine birbirimize daha fazla yaklaşarak, sırt sırta vererek, imece yöntemiyle ve oluşacak artı değerlerin dağılımında daha âdil olarak, yaşama ve geleceğe yönelik ümidimizin artmasını sağlayabiliriz. Bunu, toplumlar bazında yaşa(ya)masak bile yakın çevremizdeki kişilerle bir yerlerden başlatmak durumundayız.

Ümidimizi artıracakların, karmaşada değil yalınlıkta,
ne yapmayacaklarımızda
 olduğunu...

Eşikleri bilmekle, uclarda ve sonuçlarda değil aralıklarda/süreçlerde (dengeli/dengede) yaşamamızla sağlanacağını...

Sonuçların, süreçlerden koparılamayacağını ve öncellenemeyeceğini, 
süreci düşünmeden ve konuşmadan, sonuçlardan bahsedilemeyeceğini akılda tutarak, "Sonuçta ..." diyerek son sözü kendimize ait kılmadan, 
süreci göz ardı etmeden ve engellemeden konuşmamızda olduğunu...

Sorunların, esastan değil yöntemden/usûlden kaynaklandığını, 
çözümlerin ve önceliğin, yaklaşımlarımızda, yöntemlerimizde,
üslûbumuzda olduğunu iyice anlamamızda ve sürekli anımsamamızda olduğunu...

Herhangi bir işimizde/eylemimizde ve sözümüzde, hız yapmamamızda ve özen göstermemizde olduğunu...
( Trafik işaretlerine uyabileceğimiz/(")uyduğumuz(") gibi! )

Birbirimize, dikey ya da yatay ilişki düzeylerinde, "ne yapacağımız" dayatmalarından vazgeçip her birimizin, uyarı ya da zorunluluk noktasına getirmeden, ne yapmayacaklarımızın bilinciyle hareket etmemizde olduğunu...
( Kişilerin keyfîliklerinde değil hepimiz için geçerli, ortak gereksinim ve özgürlük alanlarına yönelmemizle!... )

Yaptığımızın "kâr", yapmadığımızın yarar olduğunu anımsamamızla...

Herhangi (yeni) bir şeyi ya da birbirimizi anlamanın, 
anlatılan/gösterilen/paylaşılan şeyin ne olduğuna, 
ne kadar farklı ya da yeni olursa olsun, önyargısız ve 
daha önceki "bilgi/bellek kayıtlarımız"dan hareketle ya da "süzgecimiz"le değil
(en azından) anlama çabasında olmamız gereken o an ya da
belirli bir zaman/zemin sürecinde,
1. Nötr Olma | 2. (Nitelikli) Soru Sorma gerekliliğini anımsamamızla olduğunu...
[ Anlamanın sesi olan hmmm ile! ]

Kişisel/toplumsal yönetim ve yaşam/a "oyununun", 
"0-1 / YA, YA DA" "kuralı/mantığı" üzerin(d)e(n) değil
"HEM, HEM DE; NE, NE DE" kuralı/mantığı üzerin(d)e(n)
yaşayışımız ve işleyişimiz ile sürdürdüğümüzü anımsamamızla!...
( Elimizi, pisliğe değdi diye kesmeyip yıkadıktan sonra yemek yaptığımız gibi! )
www.FaRkLaR.net/sozluk/fark/3965 ]


Konuşulamayacak ve konuşarak çözülemeyecek hiçbir konunun, ayrıntının ve sorunun olmadığını, doğa ve olguların yönetiminde, ancak konuşarak anlaşabileceğimizi, ne sürekli "konuşmanın", ne de tamamen "susmamızın", 
yeterli/uygun olmayacağını, doğru zaman ve zeminde, yeterli oranda, hem konuşabilmemizin, hem de susabilmemizin gerektiğini anımsamamızda ve 
tüm bunların dengesini kurabilmemizle sağlanacağını...
( Doğa ve sorunlar karşısında, derimizin kalın olmadığı, 
pençemizin bulunmadığı, fakat elimiz, dilimiz ve aklımızla, 
ancak konuşarak çözümler üretebildiğimiz gibi! )

Tüm çözümlerin, dışarıda, uzakta, ötekinde değil yalınlık ve yavaşlıkla, 
içimizde, yakınımızda ve kendimizde olduğunu anımsamamızla gerçekleşeceğini...

"Şu" ya da "bu", "şöyle" ya da "böyle" olmamızın gerekmediğini,
yaşamdan, birbirimizden ve kendimizden beklentide olduğumuz tüm kalıp ve kabuller yerine süreçte olduğumuzun ve sadece varoluşumuzun yeterli olduğunu anımsamamızla!...

Bir şey yapmadan ve söylemeden önce en az, saniyenin milyonda biri kadar, 
kendimize, düşünme fırsatı vermek üzere, iki küpeyi, kulaklarımızda varsaymak ve bunları... 

sürekli akılda tutmak durumundayız.


Bir şey ki, yapmasan da olur. YAPMA!


Bir şey ki, söylemesen de olur. SÖYLEME!








[ devamı/tamamı için Çare/ler... ]